| İçerikler |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
| |
IMÂM-I RABBÂNÎ
Buyurduklari gibi oldu. Bir müddet kadar digerleri devleti idâre edip, sonra Allahü teâlâ kardesler arasinda sultanligi ona (Sâh Cihân bin Cihângir'e) nasîb etti. Babasinin vekîli olarak onun makâmina geçti. Allahü teâlâ, bu sultâna Hindistan'i adâlet ve ihsânla dolduran bir pâdisâhlik nasîb eyledi. Bu pâdisâh sâyesinde memleket baska nizâma girdi. Ârifler ve âlimler bambaska hürmet gördüler. Dîne üstün hizmetler yapildi.
Imâm-i Rabbânî hazretleri 1615 (H.1024) senesinde, elli üç yaslarinda iken, talebelerinden çok sevdiklerine;
"Benim ömrüm ve hayatim hakkindaki kazâ-yi mübremin altmis üç sene oldugunu ilhâm ile bana bildirdiler." buyurdu. Ve buna çok sevindi. Çünkü Peygamber (s.a.v) Efendimize tâbi olmasinin çoklugu, yas bakimindan da uymakla belli oluyordu. Ayni zamanda bu hususta hazret-i Ebû Bekr (r.a)'e, hazret-i Ömer (r.a)'e ve hazret-i Ali (r.a)'ye de uymus oluyordu.
1623 (H.1032) senesinde Ecmîr'de iken; "Vefât etmemin yakin olduguna dâir isâretler, alâmetler görülmege basladi." buyurdu.
Serhend'de bulunan kiymetli ogullarina mektup yazip; "Ömrümüzün sona ermesi yakindir." buyurdu. Babalarinin hasreti ve ayriligi ile yanan, evliyânin gözlerinin nûru kiymetli ogullari, bu mektubu alinca, babalarinin bulundugu yere hareket ettiler. Huzûruna kavusunca, bir gün, bu yüksek ogullarini husûsî odaya çagirdi.
Buyurdu ki: "Kiymetli ogullarim, bu dünyâya hiçbir sekilde nazarim ve bagliligim kalmadi. Öbür dünyâya gitmek îcâb ediyor, gitme ve yolculuk alâmetleri görünmege basladi."
Muhammed Hâsim-i Kesmî demistir ki:
"Ogullari odadan çikinca, kalblerindeki sikintiyi ve ölçülemeyen üzüntüyü, bu fakîr gördüm. Her birinin aglamaktan bogazi tikaniyordu. Böyle olduklarini görünce, kendilerine ne için bu kadar agladiklarini sordum. Babalari Imâm-i Rabbânî hazretlerinin vefâtinin yakin oldugunu açiklamasi üzerine sebebini ögrendim. Fakat Imâm-i Rabbânî hazretleri, bu haberden ogullarinin çok üzgün oldugunu, kalblerindeki sikinti ve darligi görünce, ayni zamanda kendisine daha bir yildan çok yasayacaklari bildirilince, tekrar ogullarini çagirdilar ve;
"Bir takim isleri tamamlamak için daha bir müddet yasayacagimizi bildirdiler." buyurdu.
Bunun üzerine iki kardes çok sevindi. Sonra bu hâdiseyi bana anlattilar. Bununla berâber, bu fakîrin gözyaslarinin aktigi rahneleri (çukurlari) açmis oldular. Fakat, bu müjdelerinden, kiymetli ogullari ve bu kalbi yarali âsik, uzun yillar yasayacaklarini ümid ettik."
Imâm-i Rabbânî hazretleri o günlerde, Hâce Muînüddîn Çestî hazretlerinin mezârini ziyârete gitti. Bir müddet kalblerine murâkabe ederek oturdu. Kalkinca, buyurdu ki:
"Hazret-i Hâce çok iltifât edip, çok sefkat gösterdiler. Kendi husûsî bereketlerinden ziyâfetler verdiler. Konustuk ve çok sirlar açiklandi. Konusulanlardan biri sudur:
Buyurdu ki: "Bu asker arasinda bulunmaktan kurtulmaga çalismayiniz. Kendinizi Allahü teâlânin rizâsina birakiniz." Bu arada o mezarda hizmet gören türbedârlar gelip, Imâm-i Rabbânî hazretlerinin elini öpmekle sereflendiler.
Muînüddîn Çestî hazretlerinin kabrinin örtüsünü her sene degistirip, eskisini evliyânin büyüklerinden birine gönderirlerdi. Yâhud da zamânin pâdisâhina verirler, o da kiymetli inci ve mücevherât gibi, bir sandikta, teberrüken saklardi. O gün, o mezarin örtüsünü degistirdiler ve eskisini Imâm-i Rabbânî hazretlerinin huzûruna getirip, buna en çok lâyik olan sizsiniz diyerek takdîm ettiler. Imâm-i Rabbânî hazretleri tam bir edeble kabûl etti. Örtüyü hizmetçilerine verip, kalbden soguk bir ah çekdi ve;
"Hazret-i Hâce'ye bundan daha yakin bir libâs, bir örtü yoktur. Bunu saklayin, bana kefen olsun" buyurdu.
Imâm-i Rabbânî hazretleri Ecmîr seferinden Serhend'e dönünce, artik evinde inzivâya çekildi. Bir müddet, bes vakit namaz ve Cumâ namazi hâriç, evden disari çikmadi. Nûr ve esrâr menbai olan husûsî odasina; Muhammed Hâsim-i Kesmî'den, yüksek ogullarindan, talebelerinden ve hizmetçilerinden iki üç kisi hâriç, baskalarinin girmesi çok nâdir oluyordu. Halveti seçtigi günlerden bir gün, soguk bir nefes çekip;
"Seyhülislâm'in (Ebû Ali Dekkâk'in) mesrebi çok yükselince, meclisinde insan kalmadi." sözünü söyledi. Burada oldugu gibi, ömrünün sonuna dogru, Imâm-i Rabbânî hazretlerinin mesrebi de o kadar yüksek oldu ki, talebelerinin en yüksekleri bile onun yaninda mektebe yeni baslayan küçük çocuklar gibi kaliyorlardi.
Imâm-i Rabbânî hazretlerinin talebelerinden biri söyle anlatmistir: "Imâm-i Rabbânî hazretlerinin ömrünün son günlerinde, hasta oldugu sirada huzûruna çikip, birkaç günlügüne memleketime gidip gelmek için izin istedim. "Birkaç gün dur!" buyurdu. Sonra tekrar arzedip; "Hemen gidip, dönecegim." dedim. "Birkaç gün sabret!" buyurdu. Fakat; "Gidip en kisa zamanda huzûrunuza dönecegim." deyince, izin verdi ve: "Sen nerede, biz nerede, ilkbahar nerede?" misra'ini okudu. Bu sözünden birkaç gün sonra vefât etti.
Bunun gibi, husûsî mahremleri ve onlara çok yakin olanlar; bu günlerde Imâm-i Rabbânî hazretlerine inzivâ ve insanlardan uzak kalmalarina temasla; "Çoluk-çocugunuzdan ve bütün insanlardan ayrilmanizin, uzlete çekilmenizin sebebi nedir?" diye sorunca, cevâbinda; "Bu dünyâdan göçmemi çok yakin görüyorum. Is böyle olunca, tamâmen inzivâ ve ayriligi tercih edip, dâimâ istigfâr ediyorum, af diliyorum. Bunlari zarûrî görüyorum. Bütün vakitlerimi ve nefeslerimi, zâhirî ve bâtinî ibâdetlerle geçirmeyi elzem buluyorum. Bu da ancak, insanlardan ayrilmak ve yalniz kalmakla ele geçer. Bunun için beni birakiniz, benden ayriliniz ve beni Allahü teâlâya ismarlayiniz." buyurdu.
Yine bugünlerde, kendi evinin araliginda (holünde) istirahat ederken, âniden; "Iki üç ay sonra biz bu evde olmayiz" buyurdu. Orada bulunanlar; "Husûsî odanizda mi bulunacaksiniz?" diye arzettiler. Buyurdu ki: "Orada da olmayacagim." "Ya nerede olacaksiniz?" diye sordular. "Bu yerlerden hiçbirinde olmam. Bakalim ne olur?" buyurup, yollarinin îcâbi açik söylemedi.
Bu arada çok sadaka verdi ve büyük hayirlar yapti. Esrar mahremlerinden, yakinlarindan biri, bu sadaka ve hayratlarinin çoklugunu görünce; "Bütün bu hayratlar, belâlarin giderilmesi için midir?" diye sordu. Buyurdu ki: "Hayir, belki de kavusmak sevki ile bunlari yapiyorum. Ve su beyti okuyup gözlerinden sevinç gözyaslari döküldü:
"Vuslat günüdür sirdasim âleme kucak açayim,
Bu devletin, bu nîmetin sevinçlerini saçayim."
Muharrem ayinin on ikinci günü buyurdu ki: "Bana bu dünyâdan öbür dünyâya gitmeme kirk veya elli gün kaldigini bildirdiler. Mezârimi da gösterdiler." Bu sözleri dinleyenler üzüldüler ve sasa kaldilar. Cigerlerindeki yara yeniden tâzelendi. O günlerde, oglu Muhammed Saîd birgün, Imâm-i Rabbânî hazretlerini aglarken gördü. Sebebini sordu. Cevâbinda; "Allahü teâlâya kavusmanin sevinci ile agliyorum." buyurdu. Yine oglu; "Allahü teâlâ, bu isi, bu dünyâda çok sevdiklerinin istegine birakir. Mâdem ki, siz bu kadar çok istiyorsunuz, elbette gidersiniz." diye arz etti. Bu sözü söyleyen ogullarinda bir degisme gördü ve buyurdu ki: "Muhammed Sa'îd! Allahü teâlânin gayretine dokunuyorsun." Oglu; "Kendi hâlime üzülüyorum." dedi ve gâyet samîmî bir beyânla, derd ve elem dolu kalbini disari vururcasina; "Ey gönlümün sürûru babacigim! Bize yaptiginiz bu sefkatsizlik ve acimasizlik nedendir?" diye arz etti. Bunun üzerine; "Allahü teâlâ sizden sevgilidir. Ayrica bizim size sefkat ve yardimlarimiz, vefât ettikten sonra, bu dünyâdakinden daha çok olacaktir. Çünkü bu dünyâda, insanlik îcâbi bâzan ister istemez yardim ve teveccüh tam olmuyor. Hâlbuki öldükten sonra, beserî sifatlardan tamâmen ayrilma vardir." buyurdu. Bunu söyledigi günden îtibâren, o günleri saymaga basladilar. Söyle ki, Safer ayinin yirmi ikinci gecesi kalbleri hasta eshâbina; "Bugün söyledigim günlerin kirkinci günü geçmis oluyor. Bakalim bu yedi-sekiz günde ne zuhûr eder" buyurdu. Yine ogullarina buyurdu ki: "Su arada hâsil olan birkaç günlük sihhatte, Allahü teâlâ, Habîbine tâbi olan bir insanda bulunabilecek bütün kemâlâti bana ihsân eyledi." Ogullarinin bu sözlerden kalbleri parçalandi. Çünkü, bu sözlerde hazret-i Ebû Bekr Siddîk-i Ekber'in; "Bu gün dîninizi tamam eyledim." âyet-i kerîmesi gelince kalblerine gelen, yâni Peygamber efendimiz vefât edecektir, ilhâmindan bir isâret bulundugunu anladilar.
Misra:
"Senin misk zülfünden, ayrilik gecesinin kokusu geliyor."
Safer ayinin yirmi üçü Persembe günü, dervislere, kendi mübârek elleriyle elbiselerini taksim etti. Kendi üzerinde pamuklu, sicak tutan bir elbise bulunmadigi için, havanin soguklugu tesir edip, tekrar sitma hastaligina tutuldu ve tekrar yataga düstü. Peygamber efendimiz hastaliktan kurtulup, az bir zaman sonra tekrar hasta olmuslar ve vefât eylemislerdi. Imâm-i Rabbânî hazretleri, bu hususta da ittibâ'i (uymayi) kaçirmadi. Bu hastaliktan evvel hizmetçilerinden birine; "Mangal için su kadar liralik kömür al!" buyurdu.Biraz sonra tekrar yanina çagirarak; "Söyledigimin yarisi tutarinda kömür al, çünkü bir ses kalbime, o kömürleri yakacak kadar zaman kalmadi diyor." buyurdu. Kömürün bir kismini kendisi için ayirtip, digerini çocuklarina gönderdi. Kendisine ayrilmis olan miktar, vefât ettigi gün tamâmen bitmisti. Bu hastalik zamâninda, yüksek ilimleri, çok fazla olarak kendi yüksek ogullarina anlatti. Bir gün ince hakîkatleri beyânda o kadar ugrasiyor ve bunun için o kadar konusuyordu ki, kiymetli ogullari Hâce Muhammed Saîd; "Hazretinizin hastaligi bu kadar konusmaniza elverisli degildir, bu mârifetlerin beyânini bir baska zamâna biraksaniz nasil olur babacigim?" diye arzetti. Bunun üzerine: "Ey oglum! Daha zaman ve firsat var mi? Biliyorum ki, bir baska vakit, bu kadarini söylemeye de kuvvet ve kudret bulamayacagim." buyurdular.
Bu günlerde hastaligi siddetli olmasina ragmen cemâatle namaz kilmagi terketmedi. Ancak son dört-bes gün, yalniz basina namaz kildi. Duâlari, tesbihleri, salevâtlari, zikri ve murâkabeyi, hiçbir eksiklik olmadan yapiyordu. Dînimizin ve hocalarinin yollarinin inceliklerinden hiçbirini terketmiyordu. Bir gece, gecenin üçüncü yarisinda kalkip abdest aldi. Teheccüd namazini ayakta kildi ve; "Bu bizim son teheccüdümüzdür." buyurdu.
Vefâtindan biraz önce, kendinden geçme hâli görüldü. Büyük oglu, bu kendinden geçme hâlinin çoklugu, hastaligin siddetinden mi, yoksa istigrâk (nûrlara gömülme) sebebi ile midir, diye arzetti. Cevâbinda; "Istigrak sebebi iledir. Çünkü, bâzi çok yüksek hâller görünüyor. Bunun için onlara teveccüh ediyorum, tâ ki hepsini olduklari gibi görebileyim ve bunlarla her seyim tamam ve kâmil olsun." buyurdu. Bu derin sirlardan kisaca yüksek ogullarinin kulaklarina fisildadi. Bu kendinden geçme hâlinden kurtulunca, cigeri yarali, kalbi yanik talebelerine elvedâ sözünü hatirlatan, vasiyetlerini söylemeye basladi. Bu vasiyetlerin çogu; mutâbeata, Peygamberimize tâbi olmaya tesvik, sünnete yapisma, bid'atten kaçinma, zikr ve murâkabeye devâm etme hakkinda idi.
Nasîhatlerinden birinde; "Mezârimi belli olmayan bir yere yapiniz." buyurdu. Yüksek ogullari arzettiler ki: "Bundan evvel, hazretinizin isâreti ile agabeyimizin defnedildigi, serefli ve bereketli yer hakkinda; "Benim mezârim orada olacaktir. Ayni yerde defnedilecegim." buyurmustunuz. Bu gün de böyle buyuruyorsunuz." "Evet öyleydi. Fakat simdi ben böyle istiyorum." dedi. Ogullarinin, bunu kabûl etme hakkinda durakladiklarini görünce; "Eger böyle yapmazsaniz, sehrin disinda yüksek babamin yanina defnediniz. Bu da olmazsa, sehrin hâricinde bir bahçede benim mezârimi yapiniz. Süslemeyiniz. Oldugu gibi birakiniz ki, en kisa zamanda nisâni kalmasin." buyurdu.
Hazret-i Imâm kendi kabirleri için buyurduklari iki üç yer hakkinda, ogullarinda bir duraklama, bir dikkat, hattâ bir saskinlik görünce, tebessüm edip; "Serbestsiniz. Nereyi münâsip görürseniz, oraya defnediniz." buyurdu. Vefât ettigi Safer ayinin yirmi dokuzuncu Sali günü, gece kendine hizmet eden hizmetçilerine; "Çok zahmet çektiniz, bu sizin son zahmetinizdir." buyurdu. Gecenin sonunda: "Bu gece de bitti, sabah oldu." buyurdu. O günün isrâk zamâninda; "Bevl edecegim, bir legen getirin." buyurdu. Getirdiler, fakat içinde kum yoktu. "Içinde kum olmazsa siçrama ihtimâli olabilir." buyurdu. O en nâzik zamanda da, en ince hususlara dikkat edip, bevl etmedi ve; "Bu legeni kaldirin, beni de yatagima yatirin." buyurdu. Dedigi gibi yaptilar. Kendilerine biraz sonra, vefât edeceksin, abdest almaga vakit bulamayacaksin ilhâmi gelince, abdestini bozmak istemedi ve abdestli olarak rûhunu teslim etmek istedi. Sedirin üzerine yatinca, sünnet üzere sag elini sag yanaginin altina koyup, zikrle mesgûl oldu. Büyük oglu Muhammed Saîd, babasinin sik sik nefes aldigini görünce; "Hâl-i serîfiniz nasildir babacigim?" diye arzetti. "Iyiyim ve kildigim o iki rekat namaz kâfidir." buyurdu. Bundan sonra bir daha konusmadi. Yalniz Allahü teâlânin ismini söyledi ve biraz sonra da vefât etti. Peygamberlerin büyüklerinin çogunun son sözleri namaz olmustur. Bu hususta da peygamberlerin Serverine tâbi oldu. Vefâti 1624 (H.1034) senesi, Safer ayinin yirmi sekizi, günes hesâbi ile yirmi dokuzu, Sali günü kusluk vakti vâkî oldu.
O ay yirmi dokuz gün idi. Peygamber (s.a.v) Efendimizin vefât ayi olan Rebîülevvel ayinin ilk gecesi, Peygamber efendimizin huzûruna kavustu. Hastalik ve hummâ çektigi günler, yasinin sene adedi kadar olup, altmis üç gün idi. Hadîs-i serîfde; "Bir günlük hummâ, bir senenin keffâretidir" buyruldu. Çektikleri hastalik, bu hadîs-i serîfin mânâsina uygun oldu.
Imâm-i Rabbânî hazretlerinin nûrlu bedeni yikama tahtasinin üzerine konulup, elbiseleri soyulunca, orada bulunanlar hazret-i Imâmin namazda oldugu gibi ellerini bagladigini gördüler. Sag elinin bas parmagi ve küçük parmagini, sol elin bileginde halka yapti. Hâlbuki, ogullari vefâtindan sonra, kollarini düzeltip uzatmislardi. Yikama tahtasina yatirirken, tebessüm etti ve bir müddet bu sekilde kaldi.
Yikayici, mübârek ellerini açip düzeltti. Sol tarafa yatirdi, sag tarafini yikadi. Sag tarafa yatirip sol tarafini yikayacagi zaman, orada bulunanlar, velîlik kuvvetinin bir alâmeti olarak, zâif bir hareketle ellerinin hareket ettigini, biraraya geldigini ve eskisi gibi tekrar sag elinin bas ve küçük parmaklarinin, sol elinin bileginde halka yaptigini gördüler. Hâlbuki sag tarafa yatinca, sag elin sol el üzerine gelmemesi îcâbederdi. Bununla berâber öyle bir kuvvetle sol elini tutmustu ki, ayirmak ve çözmek mümkün degildi. Kefene sardiklari zaman, yine ellerinin baglandigi görüldü. Bu hal iki-üç defâ vâki oldu. Nihâyet oradakiler, bunda derin bir mânâ ve gizli bir sir oldugunu anlayip, bir daha ellerini açmaya ugrasmadilar ve ogullari Hâce Muhammed Saîd; "Mâdem ki, muhterem babam böyle istiyor, böyle birakalim" buyurdu. Peygamber efendimiz hadîs-i serîfde; "Yasadiklari gibi ölürler" buyurdu. Bu, Allahü teâlânin büyük bir ihsânidir. Diledigine ihsân eyler. O'nun ihsâni boldur.
Imâm-i Rabbânî hazretlerinin cenâze namazini, oglu Hâce Muhammed Saîd kildirdi. Vefâtinda 63 yasinda idi. Serhend'de evinin yaninda defnedildi.Daha sonra Afganistan pâdisâhi Sâh-i Zamân, kabri üzerine büyük ve çok sanatli bir türbe yaptirdi. Vefât haberi, talebelerini ve sevenlerini çok üzüp aglatti. Duyuldugu her yerde gözyaslari döküldü. Vefâti üzerine siirler yazilmis ve pekçok târih düsürülmüstür. Onun vefâtina dayanamayan talebelerinden Muhammed Hâsim-i Kesmî söyle anlatir: "Vefât ettigi günün aksami sehrin kenarinda virâne bir mescidde, o pahasiz hazînenin hayâliyle içim yaniyor, kalbim parçalaniyordu. Kalbimden soguk âhlar çekiyor, gözümden yakici gözyaslari döküyordum. Ben bu hâlde iken birden hocamin rûhâniyeti gözüküp; "Sabretmek lâzim." buyurdu. Binlerce kiriklik ve perisanlik içinde; "Ey efendim, atese kim dayanabilir?" dedim. "Ibrâhim aleyhisselâma uymayi yerine getirmek lâzimdir." buyurdu. Böylece, bu kendinden geçmis âsigin divâneligi artti, izdirâbimi ve ona olan muhabbetimi dile getiren siirler söylemege basladim."
Büyük oglu Muhammed Saîd buyurdu ki: "Yüksek babami, vefâtindan sonra rüyâda gördüm. Allahü teâlânin kendisine verdigi büyük nîmetlerden tam nese ve sevinçle anlatiyordu ve bununla iftihâr ediyordu. Kendisine; "Canim babacigim, sükr makâmindan hiç kimseye bir nasîb verdiler mi?" diye arzettim. "Evet, beni de sükredenlerden eylediler." buyurdu. Arzettim ki, Kur'ân-i kerîmde meâlen; "Sükreden kullar azdir." (Sebe' sûresi: 13) buyruluyor. Bu âyet-i kerîmeden anlasilan, bu cemâatin, peygamberler oldugudur. Yâhud da Peygamberlerin en büyük eshâblaridir. Hazret-i Ebû Bekr-i Siddîk gibi deyince; "Evet, öyledir. Fakat beni husûsî bir ihsân ve inâyetle, o cemâate dâhil eylediler." buyurdu.
Hâce Muhammed Ma'sûm hazretleri buyurdu ki: "Babami vefâtindan sonra rüyâda gördüm. Münker ve Nekîr'in suâli nasil geçti? diye sordum." Buyurdu ki: "Allahü teâlâ merhamet ederek, bereket cihetiyle ilhâm edip; "Eger sen izin verirsen bu iki melek kabrine gelecek." buyurdu. Arzettim ki: "Ey Allah'im! Bu iki melek de, senin huzûrunda kalsinlar dedim. Nihâyetsiz rahmet ve merhametinden bana acidi ve onlari benim yanima göndermedi." Tekrar; "Kabir sikmasi nasil geçti?" diye sordum. "Oldu, fakat çok az oldu." buyurdu.
Eserleri:
1) Mektûbât:
Islâm âleminde Imâm-i Rabbânî'nin Mektûbât'i kadar kiymetli bir kitap daha yazilmamistir. Mektûbât, üç cild olup, bes yüz yirmi alti mektubunun toplanmasindan meydâna gelmistir. Kelâm ve fikih bilgilerini, tasavvufun mârifetlerini açiklayan uçsuz bir deryâ gibi essiz bir eserdir.
Mektûbât'in birinci cildi 1616 (H.1025) senesinde talebelerinin meshûrlarindan Yâr Muhammed Cedîd-i Bedahsî Talkânî tarafindan toplanmistir. Birinci cildde üç yüz on üç (313) mektup vardir. Bu cildin son mektubu, Muhammed Hâsim-i Kesmî'ye yazilmistir. Imâm-i Rabbânî hazretleri birinci cildin son mektubunu yazinca; "Muhammed Hâsim'e gönderilen bu mektupla resûllerin, din sâhibi peygamberlerin ve Eshâb-i Bedr'in sayisina uygun oldugundan, üç yüz on üç mektupla birinci cildi burada bitirelim" buyurmustur.
Ikinci cildi ise 1619 (H.1028) senesinde yine talebelerinden, Abdülhay Pütnî tarafindan toplanmistir. Bu cildde Esmâ-i hüsnâ yâni Allahü teâlânin Kur'ân-i kerîmde geçen doksan dokuz ismi sayisinca doksan dokuz (99) mektup vardir.
Üçüncü cild de Imâm-i Rabbânî hazretlerinin vefâtindan sonra 1630 (H.1040) senesinde talebelerinden Muhammed Hâsim-i Kesmî tarafindan toplanmis olup, bu cildde de Kur'ân-i kerîmdeki sûrelerin sayisinca yüz on dört (114) mektup vardir. Her üç cildde toplam bes yüz yirmi alti (526) mektup vardi. Imâm-i Rabbânî hazretlerinin vefâtindan sonra on mektubu daha üçüncü cilde ilâve edilmistir. Böylece toplam mektup adedi (536) olmustur.
Mektûbât'daki mektuplarin birkaçi Arabî, geri kalanlarin hepsi Fârisîdir. Çesitli zamanlarda basilmistir.
2) Redd-i Revâfid: Fârisî olup, Râfizîleri reddeden bu kitabin Türkçesi, (Hak Sözün Vesîkalari) kitabinda, bir bölüm olarak, Ihlâs Holding A.S. tarafindan yayinlanmistir. Arapça'ya da tercüme edilmistir.
3) Isbâtün-Nübüvve: "Peygamberlik nedir?" adi ile Türkçeye tercüme edilmistir. Hak sözün Vesîkalari kitabi içinde bir bölüm olarak yayinlanmistir. AyricaArapçasi, Ingilizceye ve Fransizcaya da tercüme edilmistir.
4) Mebde' ve Me'âd,
5) Âdâb-ül-Mürîdîn,
6) Ta'lîkât-ül-Avârif,
7) Risâle-i Tehlîliyye,
8) Serh-i Rubâ'iyyât-i Abd-il-Bâkî,
9) Meârif-i Ledünniye,
10) Mükâsefât-i Gaybiyye,
11) Cezbe ve Sülûk Risâlesi.
Imâm-i Rabbânî hazretleri buyurdu ki:
Edebi gözetmek, zikrden üstündür. Edebi gözetmeyen Hakk'a kavusamaz.
Ehlin gönlü için (âilenin gönlünü almak için) günah islemek ahmakliktir.
Farzi birakip, nâfile ibâdetleri yapmak bosuna vakit geçirmektir.
Ginâ sâhiplerinin yâni zenginlerin, alçak gönüllü olmasi güzeldir. Fakirlerin ise onurlu olmasi lâzimdir.
Insana lâzim olan önce Ehl-i sünnete uygun inanmak, sonra Allahü teâlânin emir ve yasaklarina uymak, daha sonra tasavvuf yolunda ilerlemektir.
Kalbin tasviyesi (temizlenmesi); Islâmiyete uymakla, sünnetlere yapismakla, bid'atlerden kaçmakla ve nefse tatli gelen seylerden sakinmakla olur. Zikr ve rehberi, dogru yolu gösteren âlimi sevmek bunu kolaylastirir.
Kalbin birçok seyleri sevmesinin sebebi, hep o bir sey içindir. O da nefsdir.
Kâfirlere kiymet vermek, müslümanligi asagilamak olur.
Kelime-i tevhîd; putlara ibâdeti birakip, Hak teâlâya ibâdet etmek demektir.
Küfür, nefs-i emmârenin isteklerinden hâsil olur.
Mali zarardan korumanin ilâci, zekât vermektir.
Mübahlari gelisi güzel kullanan, süpheli seyleri yapmaga baslar. Süphelileri yapmak da harama yol açar.
Büyükleri sevmek, saâdetin sermâyesidir. Muhabbete müdâhane, gevseklik sigmaz.
Nefs bir kötülük deposudur. Kendini iyi sanarak Cehl-i mürekkeb olmustur.
Nefse, günahlardan kaçmak, ibâdet yapmaktan daha güç gelir. Onun için günahtan kaçmak daha sevaptir.
Razzâk olan Hak teâlâ, riziklara kefil olmus, kullarini bu sikintidan kurtarmistir.
Seâdet, ömrü uzun ve ibâdeti çok olanindir.
Seâdet-i ebediyyeye kavusmak, peygamberlere uymaga baglidir.
Sohbeti ganîmet bilmelidir. Sohbetin üstünlügü, bütün üstünlüklerin ve kemâllerin üstüdür.
Sünnet ile bid'at birbirinin ziddidir. Birini yapinca öteki yok olur.
Zâhid, dünyâya gönül baglamadigi için, insanlarin en akillisidir.
Zekât niyeti ile bir kurus vermek, daglar kadar altini sadaka olarak vermekten kat kat daha sevapdir.
Sâlih ameller Islâmin bes sartidir. Sâlih amelleri yapmadan kalb selâmette olmaz.
Cennet ile Cehennem'den baska ebedî bir yer yoktur. Cennet'e girmek için îmân ve dînin emirlerine uymak lâzimdir.
Dünyâyi maksad edinmemeli. Dünyâ, nefsin arzularina yardimcidir. Dünyâ ve âhiret bir arada olmaz. Dünyâya düskün olmak, günahlarin basidir. Dünyâya düskün olanlar âhirette zarar görür. Dünyâya düskün olmamanin ilâci, Islâmiyete uymaktir.
Bu zamanda dünyâyi terk etmek çok zordur. Dünyâyi terk lâzimdir. Hakîkaten terk edemeyen, hükmen terk etmelidir ki, âhirette kurtulabilsin. Hükmen terk etmek de büyük nîmettir. Bu da, yemekte, içmekte, giyinmekte, meskende, dînin hudûdundan disariya tasmamakla olur.
Dünyâyi terk etmek iki türlüdür; birincisi, mübahlarin, zarûret mikdârindan fazlasini terktir. Bu çok iyidir. Ikincisi, haramlari ve süphelileri terkedip yalniz mübahlari kullanmaktir. Bu zamanda bu da iyidir.
Tesbih okumak (sübhânellah demek), tövbenin anahtari ve hattâ özüdür.
Vakit çok kiymetlidir. Kiymetli seyler için kullanmak lâzimdir. Islerin en kiymetlisi sâhibine hizmet etmektir. Yâni Allahü teâlâya ibâdet ve tâat etmektir.
Gençlik zamâninda dînin emirlerine uymak, dünyâ ve âhiret nîmetlerinin en üstünüdür.
Annenin yavrusuna faydasi olmadigi (annenin yavrusundan kaçacagi) kiyâmet günü için, hazirlik yapmayana yaziklar olsun!
Âyet-i kerîmede meâlen; "Vallâhu basîrun= Allah onlarin ne yaptiklarini görmektedir" buyruldu. Allahü teâlâ her seyi gördügü hâlde, (insanlar) çirkin isleri yaparlar. Asagi bir kimsenin bile bu isleri gördügünü bilseler, vaz geçerler yapmazlar. Bunlar ya Hak teâlânin görmesine inanmiyorlar, yâhud onun görmesine kiymet vermiyorlar. Îmâni olana her ikisi de yakismaz.
Velîlerin hiçbiri, peygamber mertebesine varamaz.
Velîlerin hiçbiri, Sahâbî mertebesine çikamaz.
Ihlâs ile yapilan küçük bir is, senelerce yapilan ibâdetler gibi kazanç (sevap) hâsil eder.
Her ibâdeti seve seve yapmali. Kul hakkina dokunmamaga, hakki olanlara hakkini ödemege titizlikle çalismalidir.
Dünyânin vefâsizlikta esi yoktur, dünyâyi isteyenler de alçaklikta ve bahillikte (cimrilikte) meshûrdur. Azîz ömrünü, bu vefâsizin ve degersizin pesinde harcayanlara yaziklar ve korkular olsun.
Gençlik çaginin kiymetini biliniz! Bu kiymetli günlerinizde, Islâmiyet bilgilerini ögreniniz ve bu bilgilere uygun yasayiniz! Kiymetli ömrünüzü faydasiz, bos seyler arkasinda, oyun ve eglence ile geçirmemek için uyanik olunuz.
Insanlar riyâzet deyince, açlik çekmegi ve oruç tutmagi anladilar. Hâlbuki, dînimizin emrettigi kadar yimek için dikkat etmek, binlerce sene nâfile oruç tutmaktan daha faydalidir.
Bir kimsenin önüne lezzetli, tatli yemekler konsa, istihâsi oldugu hâlde ve hepsini yemek istedigi hâlde, dînimizin emrettigi kadar yiyip, fazlasini birakmasi, siddetli bir riyâzettir ve diger riyâzetlerden çok üstündür.
Bir farzi vaktinde yapmak, bin sene nâfile ibâdet yapmaktan daha çok faydalidir.
Ölmek, felâket degildir. Öldükten sonra, basina gelecekleri bilmemek felâkettir.
Sonsuz kurtulusa kavusmak için, üç sey muhakkak lâzimdir: Ilim, amel, ihlâs.
Ölülere duâ ve istigfâr etmekle ve onlar için sadaka vermekle, imdâtlarina yetismek lâzimdir.
Dünyâyi ele geçirmek için âhireti vermek ve insanlara yaranmak için Allahü teâlâyi birakmak ahmakliktir.
Nefse kolay ve tatli gelen seyi saâdet zan etmemeli, nefse güç ve aci gelenleri de sekâvet ve felâket sanmamalidir.
Birkaç günlük zamâni büyük nîmet bilerek, Allahü teâlânin begendigi seyleri yapmaga çalismalidir.
Ibâdetlerin hepsini kendinde toplayan ve insani Allahü teâlâya en çok yaklastiran sey namazdir.
Câhillerin, büyüklere dil uzatmalarina sebeb olmayiniz! Her isinizin Islâmiyete uygun olmasi için, Allahü teâlâya yalvariniz.
Geçici lezzetlere, çabuk biten, tükenen dünyâliklara aldanmamalidir.
Ihsân sâhibinin kapisi çalininca açilir.
Gönül dalginliginin ilâci; gönlünü Allahü teâlâya vermis olanlarin sohbetidir.
Dünyâ hayâti pek kisadir. Bunu en lüzumlu seyde kullanmak gerekir. Bu en lüzûmlu sey de, kalbini toparlamis olanlarin yaninda bulunmaktir. Hiçbir sey sohbet gibi faydali olmaz.
EDEBE RIÂYET
Bir gün, hâfizlardan biri, kendi minderlerinden asagi bir minder koyup üzerine oturarak, Kur'ân-i kerîm okumaga basladi. Imâm-iRabbânî hazretleri bu durumun farkina varip, hemen üzerinde oturdugu yüksek minderi bir kenara çekip yere oturdu. Hiçbir zaman Kur'ân-i kerîm okumakta olan hâfizdan yüksekte oturmazdi."
GECE OLANI GÜNDÜZ ANLATMA!
Çok uzak memlekette bulunan bir azîz, Imâm-i Rabbânî hazretlerinin medhini duyup, Serhend sehrine geldi ve birinin evinde misâfir kaldi. Imâm-i Rabbânî'den istifâde etmek için geldigini, ona talebe olmak serefine kavusmak istedigini, bunun için çok neseli oldugunu söyleyince, ev sâhibi Imâm-i Rabbânî'yi kötülemeye basladi. Misâfir çok üzüldü.Mahcûb oldu. Imâm-i Rabbânî'ye siginip kalbinden; "Ben yalnizAllah rizâsi için, size hizmet niyeti ile gelmistim. Su sahis, beni bu saâdetten mahrum etmek istiyor." dedi. Bu sirada Imâm-i Rabbânî birdenbire yalin kiliç gözüküverdi. Hâllerini inkâr eden, o sahsa gereken cezayi verdi ve evden çikti. O azîz sabahleyin mübârek huzûruna kavusunca, geceki hâdiseyi arz etmek istedi. Fakat Imâm-i Rabbânî hazretleri; "Gece olani, gündüz anlatma!" buyurup, kerâmetini gizledi.
ISIN SIRRI BUDUR
Imâm-i Rabbânî hazretlerinin talebelerinden seyyid bir zât söyle nakletmistir: "Bir grup tücarla Acîn'de idim. Bu tüccarlar arasinda Cân Muhammed adinda Celender'den bir zât da vardi. Onunla aramizda bir dostluk kurmustuk. Bir gün biri bana sultânin, Imâm-i Rabbânî hazretlerini hapsettigini söylediginden çok üzüntülüydüm. Cân Muhammed beni böyle kederli görünce, üzüntümün sebebini sordu. Ben de, Imâm-i Rabbânî hazretlerinin hapsedildigini duydugum için, böyle oldugumu söyledim. Cân Muhammed bana; "Ben de onun talebesiyim. Bugün isin aslini ondan ögrenecegim." dedi. Sonra gidip kaylûle yapti yâni ögle vaktine yakin biraz uyudu. Sonra bu uykusunda, rüyâsinda Imâm-i Rabbânî hazretlerini gördügünü ve kendisine; "Isittiginiz haber dogrudur. Fakat bâzi makamlari geçmek, Allahü teâlânin celâl sifati ile terbiye edilmeye baglidir. Eger öyle olmasaydi o makamlari geçmek mümkün olmazdi. Dostlarimiza söyle, gönüllerini hos tutsunlar, isin sirri budur." buyurdugunu söyledi.
ÇABUK GEL, GEÇ KALDIN!
Imâm-i Rabbânî hazretlerinin akrabâlarindan biri söyle anlatmistir: "Ben, Imâm-i Rabbânî hazretlerinin talebelerinden olmayi arzu ediyordum. Fakat çesitli mâniler sebebiyle, bir türlü hizmetine girmek nasîb olmamisti. Bir gece karar verip; "Yarin gidip hâlimi arzedip, beni de talebeleri arasina kabûl etmesini isteyeyim" diye düsündüm. O gece rüyâmda kendimi derin bir deniz kenarinda gördüm. Imâm-i Rabbânî hazretleri ise karsi sâhildeydi. Huzûruna kavusmak istiyordum. Bana; "Çabuk gel, çabuk gel! Geç kaldin." buyurdu. Bu sözlerini isitince kalbim zikretmeye basladi. Uykudan uyandim, kalbim artik zikrediyordu. "Imâm-i Rabbânî hazretlerinin yolu böyledir. Daha ben sohbette bulunmadan kalbim zikre basladi. Ya bir de sohbetinde bulunsam nasil olur?" dedim. Sabahleyin Imâm-i Rabbânî hazretlerinin huzûruna gidip, gördügüm rüyâyi bana olan teveccüh ve tasarruflarini anlatarak hâlimi arzettim. Kalbimin zikretmeye basladigini söyledim. Bana; "Yolumuz tam budur. Buna devâm et" buyurdular."
YIKILAN PUTHÂNE
Seyyid Rahmetullah söyle anlatti: "Dekken melikinin emri üzerine, iki üç arkadasla bir sahrâya gittik. Orada bir puthâne gördüm. Bir gün Imâm-i Rabbânî hazretlerinden; "Bir müslümanin elinden bunu yikma isi gelirse, bunu muhakkak yiksin veya zarar versin. Bu isi yapmaktan kaçinmasin. Çünkü bunu yapan Allah yolunda, din için cihâd eden gâziler sevâbina kavusur." diye duymustum. Onlarin bu sözlerine güvenerek, arkadaslarima; "Bu sahrâda, bu puthâneyi koruyan kimse görünmüyor, burayi yikalim." dedim. Duvarlardan biraz yikinca, civarda tarlalarda çalisan Hindulardan biri, puthâneyi yiktigimizi görmüs. Kosup, o puthânede tapinan köylülere haber vermis. O sira bin kisiye yakin bir kalabaligin taslarla, sopalarla, mizraklarla tam bir kizginlikla üzerimize geldiklerini gördük. Ben ve arkadaslarim hayret ve korkudan ne yapacagimizi sasirip, oldugumuz yerde kaldik. Kaçmaga bile cesâret edemedik. Kalbimden Kelime-i sehâdet getirmeye basladim. Bu hâlde iken, Imâm-i Rabbânî hazretlerinin kalbine müteveccih oldum ve; "Ey din büyügü! Sizin nasîhatinize güvenip bu isi yapmaga koyulduk. Allahü teâlânin izniyle bizi bu alçak kâfirlerin elinden kurtar" dedim. Bu yalvarma ve ilticâ esnâsinda Imâm-i Rabbânî'nin sesi kulagima geldi. "Hiç korkma! Simdi senin için Islâm askeri gönderiyorum." diyordu. Arkadaslarima; "Bana bir hâl oldu. Hazret-i Imâm'in sesini duydum. Imâm'in söz verdigi askerler ne zaman gelecek, bunlar yaklasti." dedim. Hindular çok yaklasmislardi. O anda birden bire otuz kirk kadar süvâri göründü. Son sürat geldiler, bir kismini kamçilayip bizi kurtardilar. Sonra hepsini sürüp götürdüler. Bu is, Imâm-i Rabbânî hazretlerinin tasarrufu ve kerâmeti ile oldu.
YANAN MALLAR
Imâm-i Rabbânî hazretleri talebeleriyle berâber bir yolculuga çikmisti. Bir kervansarayda konakladiklari sirada, talebelerine âniden söyle buyurdu: "Bu gün buraya bir belâ gelecegini ve herkese sirâyet edecegini görüyorum. Arkadaslarimiz birbirlerine söylesinler herkes; Bismillâhillezî lâ yedurru me'asmihî sey'ün fil-ardi velâ fissemâi ve hüvessemî'ul-alîm, ve Eûzü bi-kelimâtillâhittâm-mâti min serri mâ halak duâlarini tekrar tekrar okusunlar. Çünkü, bu duâyi kim okursa, Allahü teâlânin inâyeti ile kendisi ve mali korunur." Bunu söyledikten iki saat geçmeden kervansarayin bâzi kisimlarinda yangin çikti. Bir türlü söndüremediler ve mallarin çogu yanip telef oldu. Bu arada Imâm-i Rabbânî hazretlerinin talebelerinden Mevlânâ Abdülmümin Lâhorî'nin de mallari yandi. Ona; "Sana hiç kimse okunmasi îcâbeden duâlari söylemedi mi?" buyurdu. Arkadaslari ona bu duâlarin okunmasi gerektigini söylemeyi unutmuslardi.
EDEPSIZ NÖBETÇI
Imâm-i Rabbânî hazretlerinin güvenilir bir talebesi ve ogullari söyle anlatmislardir: Bir tüccar, Imâm-i Rabbânî hazretlerinin komsularindan birinin malini çaldi. Mal sâhibi ise, Imâm-i Rabbânî hazretlerinin akrabâsindan bir genci hirsizlikla ithâm etti. O genç, hakâret ve dayak korkusundan kaçip gitti. Serhend'de bu islerle görevli olan nöbetçi bunu duyunca hazret-i Imâm'i çagirdi. Isinde gevseklik gösterenin yanina gitmek îcâbetmedigini bildikleri hâlde, Imâm-i Rabbânî hazretleri talebelerinden birisi ile, yaya olarak oraya gitti. O edepsiz nöbetçi onlarin sânina yakismayan sözler söyledi. Hazret-i Imâm ise gâyet yumusak cevaplar verdi. Bu esnâda Mevlânâ Tâhir Bedahsî geldi. O kizgin nöbetçiye; "Kimi ayagina çagirdigini biliyor musun? Allahü teâlânin dostlarina kötü davrananlar elbette kisa zamanda cezâsini görür." dedi. Nöbetçi onlari birakti. Aradan bir gün geçmeden bu edepsiz nöbetçi, semtinde bulunan büyük bir kalabalikla münâkasa etti. Is kavgaya döküldü. O nöbetçi, ogullarindan ve akrabâsindan yirmi kadar insanla kalabaliga karsi koymak istedi ve evin damina çikti. O evde harb için saklanan patlayici maddeler vardi. Oraya âniden bir ates düstü ve büyük bir patlama oldu. O nöbetçi, bütün oglu ve akrabâsi ile havaya uçtu. Cesedleri bile görülmedi. Böylece Allah dostlarina kötü söz söylemenin cezâsini caniyla ödedi.
NIÇIN YIKILMADI
Muhammed Hâsim-i Kesmî söyle anlatmistir: "Ecmir'de iken, Terâvih namazi kildigimiz mescidin bir duvari saglam yapilmamisti ve bir tarafa dogru egilmisti. O kadar ki, mescide gelenlerin çogu ve etrafinda bulunanlar oradan geçerken, bugün yarin bu duvar yikilacak derlerdi. Imâm-i Rabbânî hazretleri bir gün bu düsüncelerine temasla buyurdu ki: "Bu duvar, bu fakîrler burada kaldigi müddetçe, bize riâyet edip her hâlde yikilmayacak. Nitekim büyükler; "Bizim sakamiz ciddîdir." buyurmuslardir. Buyurduklari gibi duvar, Imâm-i Rabbânî hazretleri oradan ayrilincaya kadar yikilmadi. Oradan ayrildigimiz gün, ben, herkes gittikten sonra bir bahâne ile bir saat kadar o mescidin yaninda kaldim. Duvarin yikilip yikilmayacagina bakiyordum. Imâm-i Rabbânî hazretleri mescid görünmez oluncaya kadar uzaklasinca duvar birdenbire yikiliverdi."
KIM ÖLECEK, KIM KALACAK?
Imâm-i Rabbânî hazretleri vefât etmeden alti ay önce, Sâban ayinin on besinci gecesi olan "Berât kandili" gecesini, kendi husûsî odasinda ihyâ eyledi. O gece yarisi, kiymetli haniminin bulundugu odaya geldi. Hanimi dedi ki: "Bu gece ecellerin ve amellerin takdir edildigi gecedir. Kimbilir Allahü teâlâ kimin defterine ölecek ve kimin defterine yasayacak! diye kaydetti." Imâm-i Rabbânî hazretleri bu sözü duyunca; "Niçin tereddüt ve süphe ile söylüyorsun? Ya isminin, dünyâda yasayacaklar sahifesinden silindigini görenin hâli nice olur?" buyurdu. Bunu söyleyince, esrâr yatagi olan kalbinden bir âh çekti. Böylece Imâm-i Rabbânî hazretleri, o sene vefât edecegine kerâmetiyle isâret buyurmuslardi.
DIN NASÎHATTIR
Buyurdu ki: "Sünnete çok siki sarilmak lâzimdir." Bu sözleriyle de Peygamber efendimize uymak istemislerdi. Çünkü, Peygamber efendimiz vefât edecekleri zaman böyle nasîhat eylemislerdi. Abbâd bin Sâriye'den, Tirmizî ve Ebû Dâvûd söyle rivâyet eder: "Resûlullah efendimiz bize vâz ediyordu. Bu vâzdan kalbler ürperiyor. Gözler yasariyordu. Dedik ki: "Yâ Resûlallah! Bu sözleriniz vedâ vâzina benziyor, bize vasiyet ediniz." Resûlullah aleyhisselâm buyurdular ki: "Size vasiyetim olsun: Allah'tan korkunuz, bir köle bile emr-i ilâhîyi bildirse dinleyiniz ve yapiniz. Yasayanlariniz çok seyler görecek. O zaman benim ve Hulefâ-i râsidînin sünnetine gâyet siki sariliniz, onu elden kaçirmayiniz. Dinde bid'atten çok sakininiz. Çünkü bütün bid'atler dalâlettir, sapikliktir."
Imâm-i Rabbânî hazretleri vasiyetine devamla söyle buyurdu: "Dînimizin sâhibi Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, nasîhatlerin en incelerini bile; "Din nasîhattir" hadîs-i serîfi geregince ihmâl etmediler. Dînimizin kiymetli kitaplarindan, tam tâbi olmak yolunu ögreniniz ve bununla amel ediniz. Benim techiz ve tekfîn islerimde sünnete uyunuz." Bundan evvel daha önce mübârek hanimina buyurmustu ki: "Eger ben senden evvel, bu sikintilarla dolu dünyâdan âhirete gidersem, benim kefenimi, senin mehr parandan aldirirsin."
1) Mektûbât-i Imâm-i Rabbânî
2) Tam Ilmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baski) s.1096
3) Zübdet-ül-Makâmât; s.126 vd.
4) Hadarât-ül-Kuds; s.30 vd.
5) Umdet-ül-Makâmât; s.98 vd.
6) Makâmât-i Ahmediyye (Ahmed Saîd Fârûkî)
7) Hak Sözün Vesikalari (2.Baski); s.306
8) Eshâb-i Kirâm (6.Baski); s.147
9) Kiyâmet ve Âhiret (5.Baski); s.168,186
10) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.334
11) Resehât Zeyli; s.19
12) Dürer-ül-Meknûnât (kenari); s.52
13) Ahbâr-ül-Ahyâr; s.330
14) Makâmât-i Ahyar; s.26
15) Hadâik-ül-Verdiyye; s.178
16) Rehber Ansiklopedisi; c.8, s.138
17) Islâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.15, s.318
|
|
|
|
|
|
| |
74701 ziyaretçi (149319 klik) |
|
|
|
|
|
|
|